Dünya mı değişiyor biz mi değişiyoruz öğretmenim?

Giderek daha da zor bir hal alan öğretmenlik mesleği son günlerin en popüler tartışma konusu haline gelmiş durumda. Mesleğin yeterlilikleri, kalitesinin arttırılması, saygınlığının arttırılması gibi birçok konu konuşuluyor ve bence konuşulmalı da. Gelişim ve değişim süreçleri her zaman sancılı olmuştur. İnsanlar değişime karşı direnç gösterirken; değişmemek için türlü türlü bahaneler ararlar. Mesleğin onuru, saygınlığı, gelir seviyesi, iş yükü, adalet, liyakat, gelişim göstergeleri her türlü konuyu ele alırken öncelikli olarak suçu başkasında arama eğilimine girerler. Kolay olanda bu gibi görünür çoğu zaman.

Kendini gelişime kapatmak, değişimin karşısında duvar gibi dimdik durmak ve değişmemeyi bir erdem, bir başarı gibi saymak; belki de yaptığımız en büyük hatalardan birisi. Böbürlene böbürlene anlattığımız “Ben yirmi yıldır bu işi böyle yapıyorum” hikayeleri bizim mesleğimizde sonun başlangıcıdır. Bu daha çok bir restoranın şefinin dile getireceği bir cümledir. 20 yıldır aynı malzeme ve aynı tarifi koruyup insanlara sevdirmeyi başardığı bir lezzeti korumuş bir restoran başarılı bir restoran ve o restoranın şefi de övülmeyi hak eden bir şeftir.

Ne yazık ki bizde durum biraz farklı çünkü malzememiz her geçen gün değişiyor ve her geçen gün bir önceki tarifteki tadı yakalamamız biraz daha zor bir hale geliyor. 20 yıl önce bilgiye aç zihinleri ile ışıl ışıl parlayan gözleri ile bize bir ilah, ulaşılması zor bir olağanüstü güç gözüyle bakan öğrencilerimiz yok artık. 20 yıl önce bilgiye ulaşmak, onu anlamlandırmak için bize ihtiyaç duyan, bu ihtiyacını karşılayabilmek için bize saygısını ve sevgisini veren bireyler artık okul sıralarını doldurmuyor.  Hal böyle olunca karşımızdaki öğrenci kitlesini iyi tanımlamak onların ihtiyaçlarını anlamak ve kendimizi buna göre güncellemek bir zorunluluk halini alıyor.

Öğrenci beynini boş bir levha olarak gören ve o levhayı doğru bilgiyle doldurma görevini neredeyse tamamen okula ve öğretmene yükleyen yaklaşım bu günlerde temel savunması olan boş levha tezini kaybetmiş durumdadır. Bilgiye ulaşmak için saniyelerini ayıran öğrenci onu nasıl kullanacağı konusunda bile kimseye ihtiyaç duymadan çok çeşitli kullanım yöntem ve tekniklerine çok kısa bir sürede ve ne yazık ki mesleğe yıllarını vermiş tecrübeli öğretmenlerinden çok daha başarılı bir şekilde ulaşmaktadır.  Öğrencide istendik davranış değişimi oluşturmak şeklinde tanımlanan eğitim tamamen farklı bir tanıma bürünmekle kalmayıp tüm tanımlarını her geçen gün değiştirmekte bugün yapılan bir tanımın yarın anlamı kaybolmakta ve yetersiz kalmaktadır.

Öğrencilerimizin okula boş bir beyinle gelmedikleri gerçeğini idrak etmek bence bir eğitimcinin ilk yapması gereken işlerden biri halini almıştır.  Bilgiye aç bir şekilde okula gelen öğrencilerimizin yerini evden çıkıp okula gelinceye kadar geçirdiği sürede bile gerekli gereksiz binlerce bilgiyle beyninin tüm hücrelerini doldurmuş bir grupla karşı karşıyayız.  Ellerindeki ekrandan okula gelinceye kadarki sürede kendilerine yarasın yaramasın ihtiyacı olsun olmasın binlerce milyonlarca bilgiyi saniyeler içinde kaydırarak o tazecik beyinlerinin her hücresine dolduran yavrularımızın okula ulaştıklarında bizden alacakları çok da bir şey kalmamış oluyor. 

İşte değişimin tam olarak burada başlaması gerekiyor. Öncelikle biz öğretmenlerin aynı hataya düşmemesi son derece önemli. Kullandığımız dijital araçların bizim beynimizi tıpkı öğrencilerimizin beyni gibi ne kadar doldurduğu ve neyle doldurduğu son derece önemli. Sınıfa girerken beynimizin arka odalarında nelere yer açtığımız arka planda neyle meşgul olduğumuz, beynimizin ne kadarını eğitim öğretim faaliyetlerine ayırdığımız meselelerin çözümü için en gerekli verilerden bir tanesi. Karşımızda dolu bir levha dopdolu bir beyinle oturan (ki çoğu zaman oturmuyorlar bile) öğrencilerimize; o levhadan neleri silip yerini gerekli olanla dolduracağına karar verememiş, öğrencisinin ihtiyacının ne olduğunu sezinleyememiş, kendi beyni de en az karşısındaki öğrencisi kadar dolu bir beyinle sahneye çıkan öğretmenin başarılı olmasını düşünmek çok mantıklı bir bakış açısı olarak algılanmamalıdır.

Tabii ki öğretmenin yapabilecekleri, karar alabilecekleri sınırlı ama bence hiçbir öğretmenin denizyıldızı hikayesinde denize atılan o şanslı denizyıldızını unutmaması gerekiyor. Evet hayat şartları zor, sistemin getirdikleri, liyakatsiz idareciler, sorun yumağı haline gelen kararlar, proje çöplüğüne dönen okullar ve dışarıdan müdahaleye açık kurumlar belimizi bükmenin ötesinde neredeyse hareket etmemizi imkânsız hale getirmiş durumda ancak bizler de bırakırsak ülkemizin geleceği gençlerimiz ellerimizin arasından kayıp gidecek. Nasıl olsa boş beyinlerini bizden çok daha hızlı dolduran bir baş belası ortamın içindeler ve hareket alanları o kadar geniş ki onların elini o ortamda tutup onlarla birlikte orada güvenle hareket etmelerini sağlayamazsak ne yazık ki hep birlikte kaybedeceğiz.  Burada ölçüyü bulmak aslında çok basit bir mantığa dayanıyor. “Kendi çocuğumun öğretmeni olur muyum?” Bu soruya içtenlikle cevap verebiliyorsak, “evet benim çocuğumun öğretmeni de tıpkı benim gibi davranmalı” diyebiliyorsak bizim için ve bizim öğrencilerimiz için hala umut var.

Değişimin karşısında dimdik durabilmemin marifet sayıldığı günler artık geride kaldı. Gün değişime yön veren, değişen dünyayı kendi etrafında döndürebilen, değişim rüzgarının önünde savrulan değil değişim rüzgarını arkasına alıp öğrencilerini fırtınadan sağlam çıkarabilen öğretmenlerin günüdür. Zorluklar hep vardı ve var olmaya devam edecekler. Her zaman yalnızdık ve yalnız olmaya devam edeceğiz. Başarılarımızla hep başkaları övünürken bizi görmezden gelmeye devam edecekler ama başarısızlığın faturasını hep bize kesilecek ama yine de fırtınada savunmasız kalan öğrencilerimizin elini bırakmayacağız. Bırakmamalıyız çünkü fırtına dindiğinde toparlanabilmek için en azından bir arada kalmayı başarabilmeliyiz. Yaralıda olsak, her şeyimizi kaybetmiş de olsak bir arada kalabilirsek yeniden başarabilmek için bir şansımız olabilir. Ama bu dehşet fırtınada birbirimizi kaybedersek birbirimize olan güvenimizi saygımızı sevgimizi iletişimimizi kaybedersek fırtınadan hayatta kalarak kurtulmanın bir anlamı da kalmayacaktır.

İçimizi karartmadan, bütün olumsuzluklara rağmen tutunacak bir güzel yan bularak, değişimin rüzgarını iliklerimize kadar hissederek, bütün farklılıklarımıza rağmen birbirimize kenetlenerek bu buhranlı günleri atlatabileceğimize olan inancım tam. Sabah okula girerken “Günaydın Öğretmenim” diyen her gencimizin, elindeki çöpü yere atmamak için çaba gösteren her öğrencimizin, tenefüste yanımıza gelerek öğretmenim nasılsınız diyen bir öğrencinin bize umut olması gerekir. İşte bu öğrencilerin elinin sımsıkı tutulması gerektiğini, her geçen gün elini tuttuğumuz öğrenci sayısını arttırmamız gerektiğini asla unutmamalıyız. Ne kadar çok öğrencinin elini tutmayı başarırsak fırtınadan o kadar az zararla çıkabiliriz.

Bir Cevap Yazın